Köşe Yazıları

  • Konuyu Başlatan Konuyu Başlatan nil_92
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi

nil_92

Kullanıcı
Katılım
26 Haz 2008
Puanları
0
Aşkın ibadetini bilmeyene bayram bağışlanmaz
Saat 12.13. Telefonuma bir mesaj düşüyor: “Sana bir mail yolladım.”

Yazımı yazarken çalan telefon, gelen mesaj birkaç saat ilgimi çekmez ama bu mesaj öyle bir arkadaşımdan geliyor ki...

Üstelik öyle mail’le filan uğraşmaz, patır patır söyleyiverir içinde biriktirdiği her şeyi.

Beş yaşında bir kız çocuğunun neşesiyle altmışında bir yaşlı kadının görmüş geçirmişliği ile yaşar hep. Görmüş, geçirmiştir çünkü.

Sürgünde bir babanın özlemi ve merakıyla büyümek ve daha on dokuz yaşındayken anneyi toprağa vermek kolay değildir zira.

“Ben yıkılsaydım anneannem ölürdü” diyerek “hayattaki tek varlığım anneannem” diye dik durabilmek, “onun evladı gitti, benim annem” düşüncesiyle cesur kalmayı öğrenmek zor iş...

Diyordu ki sevgili arkadaşım mektubunda...



***

Sana bir şarkı söylemek isterdim, “şekeri seviyorum” yazılı bir tişört giyip...

Oysa bu sabah bir anneye ihtiyacım var. Göğsümün ortasına kanlı bir döğme yaptım; “acıyı seviyorum” yazıyor...

Dün gece ve bu sabah yürekleri hafiflesin
diye insanların, gidiyorum sevdiğim adamın
yüreğinden. Dizlerim titriyordu uzun zamandır. Kırdım ayak bileklerimi... Tanrı başka kadınlara ortalama sevdalar hediye etti. Bize bu ortalama sevdaların mutsuz erkeklerini sevmek düştü.

Kara, mutsuz bir ağaç ne bilsin bahar olmayı,
çaputlarla bezenmeyi... O ağacı sökmesinler diye kökünden, bulut olmaya karar verdim. Üstünde ağlayıp, yeşil dallar açtıracağım sandım. Oysa gücü yok sevdiğimin, çok korkuyor. Elleri terliyor...

Kıyamadım anneciğim...

Bu sabah seni düşünerek uyandım, bu sabah sen benim annem ol, olur mu?

Koca gözlerim ağlıyor.

Cemal Süreya’nın yürüdüğü bir Moda
sokağında bir kız çocuğu ağıtlar yakıyor yani kendi dilinde... Ben acıyı sevmem biliyor musun? Mutlu olmayı çok isterdim... “Sinema, aşk ve sen” diye bitirdim son mesajı... Alınterimden ayırmak istemiyorum onu... “Bırak kanatların olayım” demiştim, yüksekten korkuyormuş, ne bileyim... Ben anladım ki gerçekten sevmişim anne. Ama şimdi gitme vakti...

Annenin tahtı kızının bahtı olurmuş... Ben yine gidebilme ihtimali olan bir adamı sevdim... “Kelebek oldum ben” demiştim. Bu sabah öldü kelebekler... Kurutup papatyalarla beraber, kirpiklerimin ucuna astım kelebeklerimi...

Bir oğlum olursa adı belli artık...

Kanatları olan, özgür bir çocuk olacak.

Güzel resimler bekliyor bizi, güzel hikâyeler... Canı sağolsun herkesin...

Bir türkü diyorki:

“Her akşam aynı hüzün/ yol gözler iki gözüm/dış kapıda beklerim/ avcum içinde yüzüm...

Sen gelmezsin bir türlü/nice dertleri çektim/ bu başka türlü...

Yar sevmedim üstüne/bilmedim bana kastın ne/bu hayat senin diye/ beni üzdün niye/ unutamam seni yar

Bugünün yarını var/beraber mutlu geçen günlerimiz var...”

Türküler söylendikçe, bir ana kızına sarıldıkça, yağmur yağdıkça Leyla olmaya gönüllüyüm. Bana bıraktığı kalbi avuç içlerimde. Allah’a avuç içimde bir kalp ile dua ediyorum artık... Bil ki bu kız çocuğu yürek yarası ile çok güzel yollara yürüyecek ve sen yanımda olacaksın hep...

Günaydın bu sabahımın annesi...


***

Bir yıl önce olsaydı; beş, hatta on yıl önce bambaşka şeyler düşündürürdü arkadaşımın iç kanaması bana...

“Bırak gitsin, sevmek tek kişilik” derdim. “Aşk zaten hastalıklı bir hal” derdim. “Sen sevdikçe büyürsün, kadınlar hep daha cesur” derdim. “Kimi sevdiğin önemli değil, önemli olan sevme becerin” derdim.

Ama artık biliyorum ki, artık öğretildim ki “kimi sevdiğin” önemliymiş.

Uzun yolu göze alamayana kelebek olunmazmış bebeğim. Nefesi yetmeyenle dipte hazine aranmazmış. Aşkın ibadetini bilmeyene bayram bağışlanmazmış...

Sen de “bağışlama” artık, ne olur.

Güzel midir bilmiyorum ama şu anda çekmekten mutlu olduğun o aşk acısı geçecek biliyorsun. Ve bu yaz biz seninle Boğaz’dan geçen gemilere bakarken “gidenleri” sayacağız birer birer... Hoş gör beni, mektubuna buradan yanıt verdim ama öyle aynı ki her şey...

Ama gör şunu Allah aşkına; sen de sevilmek için geldin dünyaya, sevme hakkın buraya kadar, artık yeter!
 
''Aşkın ibadetini bilmeyene bayram bağışlanmaz''İclal Aydın yazısıdır.


Çok okuyan mı bilir?
ÇOK download eden mi bilir, Facebook’ta çok dolaşan mı?”

İster inanın, ister inanmayın, artık gençler böyle konuşuyorlar kendi aralarında. Şarkı, film, klip, kitap... Download etmek, yani internetten indirmek, sonra bunları kendi aralarında paylaşmak, bu çağın ruhu.

Facebook’a gelince, inanılmaz rağbet görüyor Türkiye’de. Dünyada üçüncü sıraya oturmuş durumdayız. Katlanarak artan Facebook üyeliği, en çok dolaşım, sürekli kendini yenileyen sanal bir mecra... Yepyeni bir kuşak yetişiyor Türkiye’de. Ve bu yeni akım, çok büyük bir değişim ve atılım ifade ediyor nüfusun bu kadar genç olduğu bir ülkede.

Bizim kuşağımız tabii bu lafı daha farklı bilirdi. Çocukluğumuz boyunca ne çok kez duymuşuzdur kimbilir: “Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi?” Cevaptan ziyade, sorunun kendisi önemliydi sanki. Ortada derin bir ikilem varmış gibi ciddiyetle yöneltilirdi soru. Her seferinde “Çok okuyan!” dememiz istenirdi. Galiba ilk ve ortaokul hocalarımız, okuma sevgimizi böyle artırmaya çalışırdı. Çok okumak ile çok gezmek, asla ve zinhar yan yana gidemezmiş gibi....

Bense, okumayı da seyahat etmeyi de tutkuyla seven biri olarak ikiye bölünürdüm. Hiçbir zaman ısınamadım bu yapay ikileme. Belki okumanın da içten içe bir seyahat olduğuna inandığımdan... Her kitabın bizi başka bir yolculuğa çıkardığını düşündüğümden. Okuyarak da gezmek mümkün, her kitabı başlı başına bir serüven addederek. Bir başka yüzyıla, bir başka mekâna, bir başka hayata uzanan bir yolculuk. Aynanın bir de öbür tarafı var; çünkü dünyayı da okumak mümkün; her insanı, her hayatı bir kitap belleyerek. Okumak ve seyahat etmek aslında o kadar iç içe ki....

Zaman zaman kendimizden bahsederken “göçebe bir toplum” olduğumuzu söyleriz. Güzeldir bu laf, kulağa hoş gelir, ama ne kadar doğru? Başka kültürlere, şehirlere, uygarlıklara gösterdiğimiz ilgi aslında ne kadar derin?

Türkiye’de son on sene içinde edebiyat ve kitap dünyasında gözle görülür bir canlılık ve renklilik var. Bununla beraber kitapçı raflarında seyahat/keşif/anı kitapları hâlâ o kadar kısıtlı ki. Anlaşılan ya yolculuklarını yazıya geçirmeyi alışkanlık edinmemiş bir toplumuz ya da o kadar sevmiyoruz yolculuk etmeyi. Ahmet Midhat’ın, ismiyle okurlarda kallavi beklentiler uyandıran yapıtını düşünüyorum mesela. “Sayyadane Bir Cevelan“, o büyük, uzun seyahat Beykoz’dan başlayıp İzmit Körfezi’ne kadar uzanıverir sadece, sessizce.

Merak ki en basit, en insani itki. Merak ki en çabuk yitirdiğimiz ve yokluğunu dahi hissetmediğimiz değer. Merak içinde yaşadığın âlemi iliklerinde hissetmenin, başkalarının hikâyelerini paylaşmanın, kendini geliştirmenin, bireysel ve toplumsal olgunlaşmanın ilk adımı. Sadece kendi hayatını değil, bir başkasının hayatını da, insanlığın gidişatını da derinden anlamak için bir çaba. Dünyanın bir başka yerinde hiç tanımadığın birinin parmağı kesildiğinde, yüreği dağlandığında, feryadını duymak, kayıtsız kalmamak, o yaraya neyin sebep olduğunu sorgulamak... Kopmamak yerkürenin tıp tıp atan nabzından. Kâinata merakla bakmak, bakabilmek gerek.

“Abd-i hakir Evliya-yi fakir” sevgili Evliya Çelebi, ruhu şad olsun, tüm memalik-i Osmaniye’yi gezmiş, yedikleri içtikleri onun olsun, ama gördüklerini kaleme alıp bizlere aktardı. Sayesinde çok daha canlı geçmiş gözümüzün önünde. Gerçi o rüyasında Rab’dan “şefaat” dileyeceğine, yanlışlıkla “seyahat” dilediğini söyler. Dili sürçmüştür, öyle başlar seyahatlerine. Onun torunlarının torunları olan bugünkü gençlerimizin de sadece internette dolaşmakla yetinmeyip hayatı da bir kitap gibi okumaları, kitapları da bir dünya gibi görmeleri dileğiyle...


Elif Şafak
 
Mutsuz hayatlar, mutlu fotoğraflar
Bilmem, siz de benim gibi misiniz?
Hâlâ fotoğrafım çekilirken gülümsemekte zorlanırım. Üzerime tuhaf bir gerginlik gelir.
Aslında biliyoruz, kuşaklar boyu insanlar objektif karşısında gülümsemekte zorlandı, tutuk kaldı. Hele dişlerini göstererek gülümsemeyi hiç uygun bulmadı.
Eski resimlere, hele siyah beyaz çağının fotoğraflarına bir bakın, göreceksiniz.
Gülümsemeler belli belirsizdir. Kaşlar, gözler, bedenler kasılmıştır.
Herkes bir an önce çekimi gerçekleştirip objektif karşısından uzaklaşmak için tetikte bekler!


***

Çoktandır durum değişti..
Fotoğraf makinesi ortaya çıktığı anda...
Depresyondan kırılan, öfkeyle somurtan suratlar gülümsemeye geçiveriyorlar.
Hem de ne gülümseme!
Öyle manken, model işi değil! Hatta gülümserken güzel görünüldüğü için bile değil!
Yeni poz kültürü bambaşka bir gülümseme üzerine kurulu!
Ne kadar tatsız, keyifsiz olunursa olsun, deklanşöre basılmadan hemen önce bütün dertler bir yana bırakılıyor. Sırt dikleştiriliyor; sonra hafifçe yan dönüp mümkünse dişler gösterilerek poz veriliyor. Güçlü vaatlerle dolu ve gururlu bir gülümseyişle!..

***

Neden mi?
Çünkü o fotoğraflar Facebook'a konulacak, Twitter'da görücüye çıkacak.
Fotoğraflar artık basitçe bir "hatıra" özelliği taşımıyor.
Fotoğraflarımız kimliğimiz, kişiliğimiz, hayatımız hakkında bir hikâye ve güncel bir duyuru, bir ilan, hatta apaçık reklam!
İşte o yüzden yeni bir gülümseme tarzı var.
Hani nasıl reklam sektöründe cinsellik satıyorsa...
Sosyal medya âleminde de mutluluk ve eğlencenin piyasası yüksek!
Poz poz gülümsemeler, o parlak dişler, o kahkahaya çeyrek kala haller bundan...
"Hayatımız" mutlu bir fotoğraf artık...
Ya da pek eğlenceli bir video...
Ama gerçekte mutsuzluktan kırılıyormuşuz, ne gam!

HAŞMET BABAOĞLU
 
Her hikâye yarımdır aslında...
Ben onu idealist edebiyat bir öğretmeni olarak tanıdım yıllar önce... Türkiye’nin en özel, en güzel okullarından birinde çalışıyordu... Yetiştirdiği pırıl pırıl çocuklar Günay’ın mükemmel Türkçesiyle anlattığı öyküleri dinliyor, kitapları okuyor ve kanatlanıp kanatlanıp uzaklara uçuyorlardı... Yurt dışında müthiş başarılar kazanan öğrencilerini anlatırken gözleri dolardı...

Günay’ın yazdıkları apayarı bir serüvendi...

Sırça yürekli öğretmenin kaleminden çıkanlar darmadağın ediyordu okuyanı...

Onu o lojmanın balkonunda kitap okurken, bir arkadaşımızın doğum günü kutlamasında gülerek bir şeyler anlatırken ve nedense bir de çok üzgün bir yüz ifadesiyle anımsıyorum...



***


Bugünlerde kızımla birlikte sürekli Tarkan dinliyoruz. Kendi aramızda anlaştık. İkimiz de aynı şarkıları seviyoruz. Ama tekrar tekrar dinlediğimiz, arabada evde ha bire başa aldığımız iki şarkı var. Biriyle dans ediyoruz, diğeriyle hüzünlü hüzünlü salınıyor ve bağıra bağıra şarkıya eşlik ediyoruz. Lâl büyüdüğünde âşık olursa hep bu şarkıyı dinlemeye karar verdi...

Sözlerini Günay Çoban’ın yazdığı “Yolun Açık Olsun” isimli şarkıdan söz ediyorum..

Kızım âşık olmadan şarkısını seçti bile...

Bense her dinlediğimde kim bilir kaç gönül kırıklığımı geçiriyorum aklımdan... Günay’ın satırları Tarkan’ın sesiyle can bulurken hiç de yabancı gelmiyor bana...


***


Az önce gazeteye doğru araba kullanırken yine aynı şarkıyı dinliyordum. Birden gülümsediğimi fark ettim... Hangi anı beni böyle gülümsetti acaba diye hızla zihnimden geriye sarmaya başladım düşündüklerimi...

Vaktiyle beni çok ağlatan, çok canımı yakan bir şeye gülümsediğimi fark ettim... Hayret... Zaman hakikaten ne çok şeyi alıp götürüyor, yerine başka bir şey koyuyor... Başka insanlar, başka teselliler hatta bambaşka bakış açıları... Zihnin bir oyunu mu bu acaba?


***


Şarkının bir yerinde “Biz yarım kalan bir hikâyeyiz” diye şiir okumaya başlıyor ya Tarkan... İşte orada duruyorum... Çok kötü anılarla dolu olsa da hangi aşk hikâyesi tam ki? Ya da kim tamamlandım diyebiliyor ki?

Hepimiz hep eksik eksik yürümüyor muyuz? Cem Mumcu’nun çok sevdiğim bir kitabı vardır, adı “Hayat Kırıklığı”... Sanki tamamlıyor bu iki cümle birbirini...

“Hayat kırıklığı içinde yarım kalan bir hikâyeyiz şimdi...”

Ve her defasında yarım kaldığımız yerden tamamlıyoruz birbirimizi... Çok yıllar önce görkemli Hazar’ın tam ortasından kurumaya başlayarak birbirinden bağımsız iki gölcüğe dönüştüğünden ve bugünün uydu haritalarından bakıldığında iki küçük su lekesi gibi göründüğünden söz ettiğim hüzünlü bir aşk öyküsü yazmıştım.

Kurumuş gölün ortasında üzeri toz kaplı eski gemilerin acıklı yalnızlığı kadının kaderine ve kuruyarak biten bir gölün sonu ise bir türlü iflah olmayan o aşkın sonucuna denk düşüyordu.

Ve öyküm şöyle bitiyordu:

“İşte böyle sevgili... Seninle ikimiz artık haritada iki küçük su lekesi... Hiçbir nehir kavuşturamaz bizi...”

Ama bence...

Yarım kalan hikâyelerin birbiriyle tamamlanma, bağımsız cümlelerin birleşme vaktidir şimdi... Kendi içinde yaş aldıkça kuruyor insan üniter bir sevme devleti...

İclal Aydın
 
Hasan ağabeye...
Dün sabah Hasan Pulur ağabeyin yazısını okuyunca diğer tüm yakıcı gündem maddeleri gözümde eridi gitti.

Kesif bir acı hissettim.

Ağı gibi, ağıt gibi, “evlat acısı gibi” kalbi yakan bir acı…

İçinde debelendiğimiz irili ufaklı dertlerin üzerine çıkıp “Onlar ne ki” diye haykıran bir acı…

“Allah sıralı ölüm versin” duasının manasını zihne zehirle kazıyan bir acı…

“Ondan, yasını paylaşacak bir eşi de esirgeyen Allah, dayanma takati versin” duasını peşine ekleyen bir acı…



* * *



Ne yazsak, ne söylesek Hasan ağabeyin kederini hafifletemeyiz; lakin o herkesten iyi bilir ki bu toprak, Harb-i Umumi’den beri, genç ölülerin kanı ve evlatlarını gömen ana-babaların gözyaşıyla sulanarak yeşermiştir.

Geçtiğimiz asrın başında o cepheden bu cepheye koşan, toprağını savunurken toprağa karışan genç neferlerden tutun da bu asrın başında uğursuz bir savaşta birbiriyle vuruşan delikanlılara kadar milyonlarca evlat sırasız gitmiştir.

Kim bilir kaç ana, çocuğunun mezarı başında “Onu değil beni alaydın” diye isyan etmiş, kaç baba “Ölsem de kavuşsak” diye iç çekmiştir.

Fakat yine sen hepimizden iyi bilirsin ki Hasan ağabey, tabiat kanununda açılan bu büyük gedik, Azrail’in bu büyük kural ihlali, hayatı tamamen anlamsız kılsa da bitirmiyor; hayat, yasla, ağıtla, gizli saklı gözyaşlarıyla da olsa devam ediyor.     



* * *



Ne tuhaf bir nesiliz biz…

Şimdi say deseniz, 5 tane saadet şiiri sayamam; ama evladını yitirmiş ustalar bahsinde aklıma üşüşüveriyor yaralı örnekler:

Abdülhak Hâmid, Amerika’da yaşayan 46 yaşındaki oğlunun aylar önce öldüğünü, bir dostunun “Başın sağolsun” demesiyle tesadüfen öğrenmişti.

Kendisi 85 sene yaşadı.

Âkif Paşa, daha beterini gördü; onun el kadar torunu öldü.

Tıfl-ı nâzenînim unutmam seni/ günler aylar değil, geçse de yıllar/ Telhkâm eyledi fırakın beni/ çıkar mı hatırdan o tatlı diller” şiiri, o kederin mahsulüdür.



* * *



Yoksa Ümit Yaşar’ınki mi daha beterdi?

Şair, defalarca intihar teşebbüsünde bulunmuştu.

1973 senesinin 6 Haziran günü, 15 yaşında bir genç, Galata Kulesi’nden aşağı uçtu.

Ümit Yaşar’ın oğluydu.

Elinde şu not vardı:

“Baba, intihar öyle değil, böyle edilir!”

Bu ıstıraptan da geriye “Galata Kulesi” şiiri kaldı:

“Bir adam düştü galata kulesinden/ bu adam benim oğlumdu/ küçücüktü bir zaman/ kucağıma alır ninniler söylerdim ona/ ’uyu oğlum, uyu oğlum, ninni…’/ bir daha uyanmamak üzere uyudu Vedat./ 6 haziran 1973/ galata kulesinden bir adam attı kendini;/ bu nankör insanlara/bu kalleş dünyaya inat,/ şimdi yine bir ninni söylüyorum ona,/ uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat…”



* * *



Cenk Koray, oğlunun vefatından bir sene sonra yazabilmişti hislerini…

“Sizin hiç canlı canlı kolunuzu kestiler mi” sorusuyla başlayan yazı şöyle bitiyordu:

“Günler geçiyor arslanım! Eskiden nasıl üzülürdüm, ‘Zaman geçiyor, bir gün senden ayrılacağım’ diye… Şimdi her şey tersine döndü. Her geçen dakikayı, beni sana yaklaştırdığı için seviyorum.”


* * *



Hiçbir şeyin, hiç kimsenin evladın yerini tutamayacağını bilsem de Hasan ağabey, son yazındaki bıkkınlığı görünce, giden evladının yaşına yakın bir meslektaşın olarak “Bizleri evlat bil. Başımızdan eksik olma” demek geldi içimden…

Başsağlığı ve sabırlar diliyorum.

Can Dündar
 
En son ne zaman hiçbir şey yapmadan durdunuz?


Bunu anlatmamış olabilirim. Bir keresinde, Londra’da üç gün tek başıma kaldım.


Şu ve bu nedenden herkes dönmüştü ve benim Londra’yla başbaşa kalma parantezim açılmıştı. Niye bilmiyorum, aramızda bir bağlantı var. Orada kendimi tek başınayken hiç yalnız hissetmiyorum. Hadi artık güneş batsın da otel odama döneyim diye, Soho’da gereksizce turlar attığım zamanlarda bile. Ruhumun ağzı açılıyor orda. Kaşık kaşık bir tür ruh gıdası yiyorum. Belki de kimse beni tanımıyor, dilimi konuşmuyor falanken adımlarım yavaşlıyor diyedir bilmiyorum. Bundan daha önce bahsetmiştim.
İşte bu yaz, o yalnız kaldığım günlerden bir gün başıma daha önce hiç gelmemiş olan tuhaf bir şey geldi. Nasıl bu duruma düştüm bilmiyorum ama yalnız kaldığımda sarıldığım iki şey yanımda değildi. Cep telefonum ve kitabım. Diyeceksiniz ki, aman biz de gerçek bir mahrumiyet sanmıştık. Öyle demeyin. En son ne zaman, tam anlamıyla hiçbir şey yapmadan, sokakta bir yere oturup durdunuz? Benimki o gündü işte. Bu yaz, bir temmuz akşamüstü.
Gidip kocaman, aslında kocamandan da büyük mavi bir şapka almıştım. Uzun uzun konuşmuştuk kasadaki işini bilir kadınla. Efendim bu kadar büyük bir şapkayı, kutuya koyup kargoyla götürsem daha iyi olabilirmiş. Uçakta kabine koyamayabilirmişim. Neyse, sonunda iki tane birleştirip tuhaf, ağzı açık bir heybe yaparak, şapkayı yarısı dışarıda kalıcak şekilde sırtıma astık. Tabi şapka yürürken, arkamdakilere hatta bazen yanımdakilere çarpıp takılıyordu. Şapkanın büyüklüğü bana iki kişiymişiz izlenimi veriyordu. Yalnızlığımı almıştı biraz bu dev mavi şapka.
Derken karnım acıktı. Onu yan sandalyeye oturtup, sokakta masaları olan bir yere oturdum. Buraya kadar her şey normal.
Menüye baktım ve bir hamburger ısmarladım. İşte ne olduysa o zaman oldu. Garsonla olan diyalog da bitince... Dev mavi şapka, ben ve biraz su ve ekmek başbaşa kaldık. Önce bu durumu önemsemedim. Yan masaya baktım, birbirine sürekli hak veren iki kadın öğle yemeğinde. Arka masaya kulak kabarttım biraz... Biraz karşıdaki mağazaların neler sattığına baktım. Bunlar bir kaç dakika sonra bitti. Sonra, bugün her yalnız kalan insanın yaptığını yapıp, elimi çantamın içine sokup, telefonuma uzandım. O da ne? Telefonumun şarjı yok. Yanımda şarj yok. Hmm olabilir. Kitap ve dergi aradım çantamda, yok. Çok yürüyeceğim için hafif bir çanta yapmıştım. Menüyü de, daha detaylı okuyamazdım çünkü garson kız alıp gitmişti. Durdum ben de. Sağa sola baktım, şapkaya ve yanda sürekli birbirine hak veren kadınlara baktım. Sonra niye bir şey yazıp çizmiyorum diye düşünüp, kağıt kalem istedim. (Peki dendi ama hiç gelmedi.)
İşte hamburgerim gelene kadarki, o sanki bin yıllık bekleyişim böyle başladı.
Şunu farkettim: Daha önce hiç böyle boş durmamışım. Öyle durup sokağa bakmamışım. Böyle bir durumda kalmadığım için, bu yeni durum beni korkunç rahatsız etti. Meditasyon falan yapsam, belki bu fikre biraz alışkın olurdum. Belki o zaman iç denizlerim bir anda bu kadar dalgalanmaz, sakin dururdu.
Ama yok, elinden meşgalesi alınmış insandım ve kendimi hayatın gelip geçişine bakarak meşgul edemiyordum.
Halbuki tek yapmam gereken buydu: Hayatın geçişine kısa bir bakış. Nasılsa boşluk hemen dolucaktı. Hamburger gelicekti en azından. Ve aslında hiç de uzun olamayan bu bekleyişi durup bakmak yerine, aramakla geçirdim.
Derken bu hallerimi farkeden bir kuş masanın yanına kondu. Sanki: tamam anladım derdini, oyalanmak istiyorsun, al benimle oyalan dedi. Hayatımı kurtardı o kuş. Masadaki nerdeyse tüm ekmeği ona attım yavaş yavaş. Hemen gitmesin diye, çok yavaş. Ve her seferinde, biraz daha bana yakına. Korku yoktu kuşta. Tam ayağımın dibine kadar geldi. Beni, kendimle ve hayatla başbaşa kalmaktan kurtardı.
Sonra da hamburgerim geldi zaten.


Nil KARAİBRAHİMGİL
 
Babama veda


Turgenyev’in “Babalar ve Oğullar”ında Bazarov’un dediği gibi “Ölüm eski bir şey ama herkes için yenidir.”


Babam öldü benim.
Biliyorum, bunu yaşayan ne ilk ne de son kişiyim.
Ama bana öyle gibi geliyor.
Sanki kimsenin babası ölmemiş, ölmezmiş, bir tek benimki bu dünyadan göçüp gitmiş gibi...
Tanıdığım, en az benim kadar tezcanlı tek insandı.
Gidişi de öyle oldu.
Neredeyse sinyalsiz.
Aniden. Hızla.
Beni alıştırmadan, ihtimali aklıma getirmeden, uzaklarda olduğumdan ona doymama fırsat vermeden.
Ağzından son bir kez “Güzel kızım”ı duyamadan.

*    *    *

Yoğun bakımdayken, camdan bakan bize gücünün kalan son kırıntısıyla el sallayışı gitmiyor gözümün önünden.
Ben bakamadım fazla, onu o halde görmeyi yüreğim kaldırmadı.
Sonra annem zorladı da içeri, yanına girdim.
Bağırdı mı yeri göğü inleten babamı bir gün öyle düşkün, öyle güçsüz, öyle savunmasız göreceğimi söyleseler inanmazdım, “git işine” derdim.
Birkaç dakika konuştu. Söyledikleri arasından tek seçebildiğim “Sağ olursam” sözcükleri oldu.
Günlerdir kafamı kurcalıyor...
Acaba “Sağ olursam”ın ardından ne dedi?
Sağ olursa ne yapacaktı, ne diyecekti, nasıl yaşayacaktı...
Boşlukları doldurmak bana kalıyor.
Ama neye yarar ki?
Sağ olamadı.
Gitti.

*    *    *

İnsanın ölmeden önce hayatı film şeridi gibi gözlerinin önünden geçer derler ya...
Benim günlerdir gözlerimin önünden babamla hatıralarım geçip duruyor.
Beni kucağında oturtmaları, papatya tarlasında omuzlarında taşıyışı, sokak kapısından girdiğinde “Babam” diye ona sarılışım...
Çocukluğumda her pazar baş başa gittiğimiz aynı lokantadaki öğle yemekleri... Mantarlı tavuk...
Moralim bozuk olduğunda, yüz yüze ya da telefonun diğer ucunda “Kızım senin arkanda baban var” diye beni rahatlatışı...
“Ben sana sonuna kadar güveniyorum” diyerek bana güven aşılaması ve insanlara güvenmemi sağlayışı...
16 yaşında dünyaya ve hayata isyan ettiğim günlerde beni karşısına oturtup yüzünde belli belirsiz bir endişe ifadesiyle “Kızım çok idealistsin” diyerek beni gerçeklerle tanıştırışı...
17 yaşımdan itibaren havaalanlarında otomatik kapı açılır açılmaz yüzünde kocaman bir gülümsemeyle beni karşılayışı...
Saman alevi gibi parlayıp sönmeleri... Bağırdıktan iki dakika sonra “Melikom” demeleri...

*    *    *

Hiç şüphem yok, babam beni bu hayatta en çok seven adamdı.
Ne beni o kadar seven bir adam daha çıkar. Ne de ben bir adamı onu sevdiğim kadar severim...
Tanıdığım en iyi kalpli insandı.
Farkında olmadan kendi çemberime dahil ettiğim insanlarda öncelikle iyi bir yürek aradım. Aynen onunki gibi.
Yüreğini sevmediklerimi derhal hayatımdan çıkardım. Eksikliklerini de hiç hissetmedim. Bunu babamdan öğrendim.
Alışırsın, diyorlar.
Alışmam, alışamam.
Kanadı kırılmış kuş gibiyim, bir daha hiç uçamayacak...
Kuyruğu kesilmiş kedi gibiyim, dengeyi kaybettiğinden dört ayak üstüne düşemeyecek...
Hayatta hep bir anlam aradım.
Şimdi iyiden iyiye anlamsızlaştı.
Ne diyeyim?
Dilerim son sürat gittiğin yerde bir anlam vardır.
Sahipsiz kaldım babam.






Melis ALPHAN
 
Hande Şarman

Herkes önce kendi sırrına ersin


İbn-i Sina’yı bilir misiniz? Son dönem eserlerinden El İşaret ve Tenbihat, Hayy Kitap’ın, Herkes İçin Tasavvuf dizisinden çıktı. “Arifler ve Olağanüstü Hadiselerin Sırları” adıyla.
İnsanı, bilginin en yüksek derecesi marifetullaha (Allah’ı bilmek) mertebesine ulaşma yolculuğunu anlatıyor.
İnsanın hayat yolunda kendisiyle ilgili yapabilecekleri konusunda derinlemesine düşünmek isteyenler için bu kitabı tavsiye ederim. Nitekim, inanan inanmayan herkesin kısacık hayat serüveninde her bakımdan “daha iyi” olmak istediğini varsayarak... Çünkü geçenlerde, dilinden “halkların kardeşliği” gibi üst bir dileği düşürmeyen bir eski dostun, hakkımda çirkin ve saçma bir dedikodu yaydığını duydum. Tabii duymaz olaydım, şahsen üstüne gitmedim; kendisi nezdimde bitti bitmesine ama baktım ki bunun da önemi yok. Kimbilir kendisiyle ilgili ne gibi bir hesabı vardı ki yaptı bunu. Ona sormadım ama belki bir gün içimden onu da affederim.
Hepinize de kavgasız ama iletişimi kuvvetli bir iç yolculuk dilerim...
Kitabın arka kapağında şu cümleler var: “Zamanlar üstü bir açık oturum sanki. Zamanlar üstü çünkü "sohbet" bir avlu sessizliğinde akıyor, temiz su kadar berrak; hakikatleri konuşuyorlar. Üstelik sohbete katılanlar aynı zamanı ve mekânı da paylaşmıyor! İki büyük isim arasında geçiyor konuşma. İbn-i Sina tembih ediyor, işaret ediyor, nasihat veriyor. Gerçeğin özünü süzüyor, kelimelerin inceliklerinde hikmetlerin değerlisini lokma lokma yediriyor. Fahreddîn Râzî ise bunları daha iyi anlayabilmemiz için açıklıyor, detaylandırıyor. Konular da alabildiğine ilgi çekici. Allah yolundaki ariflerin makamları, özellikleri ve üstünlükleri. Söz ariflerden açılmışken metafizik âlemin derinliklerine dalıveriyor ikili. Ve o berrak suyun gayblarında olağanüstü hadiselerin sırlarıyla, sözgelimi uzun süre gıda almadan yaşayabilmenin, imkânsız gibi görünen güç fiilleri yapabilmenin gizemiyle tanıştırıyorlar bizi.”

ÖTEKİ! YAKINIMAGEL
Bu hafta için söz etmek istediğim bir diğer kitap “Öteki”. Dostoyevski’nin “Öteki”si.
Romanda ötekileştirme baş kahraman Goladkin’in sözde ikizi üzerinden ele alınır. Ancak zaten bizim bu Bay Goladkin, tüm dünyaya, ona yabancı her şeye düşmandır.
İş arkadaşlarına gıcık olur, uşağına tahammül edemez, bazı ırklara özel bir nefret besler... Ve hayatını kendi ikiziyle barışmaya, hiç değilse uzlaşmaya çalışmakla geçirir.
Efendim? Size birini mi anımsattı? Evet, maalesef çevremizde çok var değil mi böylesi?
İşte o sebeple, tam da hayırcılar-evetçiler, darbeciler-aydınlar, şunlar bunlar diye bölüne bölüne eksildiğimiz, eksiltildiğimiz bugünlerde “Öteki”ni anlayıp sindirmeye çalışma serüveni hepimize iyi gelebilir.
Tabii birbirimize acımasızca yapıştırıverdiğimiz etiketleri kibarca söylesek de önce o etiketlerle kendimizi “ötekileştirdiğimizi” fark edebilirsek...
 
Geri
Üst