kırmızı güller

  • Konbuyu başlatan sehla
  • Başlangıç tarihi

Konu hakkında bilgilendirme

Konu Hakkında Merhaba, tarihinde Edebiyat kategorisinde sehla tarafından oluşturulan kırmızı güller başlıklı konuyu okuyorsunuz. Bu konu şimdiye dek 5,339 kez görüntülenmiş, 8 yorum ve 0 tepki puanı almıştır...
Kategori Adı Edebiyat
Konu Başlığı kırmızı güller
Konbuyu başlatan sehla
Başlangıç tarihi
Cevaplar
Görüntüleme
İlk mesaj tepki puanı
Son Mesaj Yazan diloş
S

sehla

Kullanıcı
5 Kas 2007
En iyi cevaplar
0
0
Ankara
buraya eklediğim ve zamanla ekleyeceğim kısa hikayeler beni yürekten etkilemiş alıntılardır. sizlerle bu güzellikleri paylaşmak istedim.

Kırmızı Güller


Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla adaştı da. Rose...

Gül...Kocasının sevgili Rose'u...Her yıl Sevgililer Günü'nü kapının önünde bulduğu enfes fiyonklarla süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı. Hiç aksamadan. Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış, gülleri kucağına bırakılmıştı..Tıpkı geçmişte olduğu gibi, küçük bir kartla birlikte. Her yıl güllere iliştirdiği karta aynı cümleleri yazardı:

"Seni, geçen seneki bugünden, daha çok seviyorum..."

Birden, bunların son gülleri olduğunu düşündü. Önceden ısmarlanmış olmalıydı. Öleceğini nasıl bilebilirdi? Zaten her şeyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi, yumurta kapıya gelmeden. Gülleri özenle içeri taşıdı, saplarını kesti, vazoya yerleştirdi. Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine gülümseyen fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda oturup saatlerce güller ve fotoğrafı seyretti sessizce. Bitmek bilmeyen bir yıl geçti. Yapayalnız ve hüzün dolu bir yıl. Sonra bir sabah kapı çalındı.. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi. Kırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi. Sevgililer Günü'nü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Şaşkınlık içinde doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı. Onu bu kadar üzmeye kimin hakkı vardı?

"Biliyorum" dedi, çiçekçi.. " Eşinizi geçen yıl kaybettiniz. Telefon edeceğinizi de biliyordum. Bugün size yolladığım gülleri çok önceden ısmarlamış, parasını da ödemişti. Hep öyle yapardı zaten, hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var.Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı, kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum. Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istediği kart..." Rose, hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapattı. Parmaklari titreyerek zarfı açtı.

"Merhaba gülüm" diye başlıyordu, kart. "Bir yıldır ayrıyız.Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığını ve acılarını hissedebiliyorum. Giden sen, kalan ben olsaydım neler çekerdim kimbilir? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor. Seni kelimelerle
anlatılmayacak kadar çok sevdim. Harika bir eştin, dostum, sevgilim benim... Sadece bir yıldır ayrıyız. Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum. Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak. Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim. Her zaman da seveceğim. Ama yaşamalısın. Devam etmelisin. Lütfen. Mutluluğu yeniden yakalamaya çalış. Kolay değil, biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim...


Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak, eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra emin olarak gülleri ona verdiğim yeni adrese getirip seninle yeniden ve ebediyen kavuştuğumuz yere bırakacak.


alıntı
 
S

sehla

Kullanıcı
5 Kas 2007
En iyi cevaplar
0
0
Ankara
Siz Hiç Kuşlarla Konuştunuz mu?

Akreple yelkovan arasında süren yarış artık ilgilendirmiyor beni. Çoktandır duvarlarımda takvim de eskitmedim... Zaman, en çok sahip olduğum; ancak, bir o kadar da sahiplenmekten nefret ettiğim tek sermayem. Dünyam, herkesin dünyası kadar geniş de değil. Ben bu küçük odayı bilirim, bu küçük oda da beni. Bir de, benimle birlikte bu garip mahkumiyeti paylaşan muhabbet kuşum...
Siz hiç kuşlarla konuştunuz mu? Ben, ürkütmekten korkarak, pencereme konan küçük serçelerle konuşurum. Uzak yerlere, içimdeki hasreti gönderirim onlarla. Aslında, bilirim uzak yerlere gidecek dermanları olmadığını... Ama ya giderse, diye de içimdeki hasreti onlara anlatmadan edemem.
Artık serçeler de konmaz oldu pencereme. Şimdileri muhabbet kuşumla dertleşir oldum. Vakitsiz kaybedince eşini, aynı kaderi paylaşır olduk. Öyle mahzun boyun büküşü, öyle içli seslenişi var ki bilirim beni anladığını. Bir saksı begonyam vardı. Yeşil yaprakları arasında pembe çiçekler açardı. Kuşlara anlatamadıklarımı ona anlatırdım. Bazen, pembe pembe gülümsediği, bazen de, sarı sarı hüzünlendiği olurdu. O da vefasız çıktı. Belki de dayanamadı anlattıklarıma. Bir sabah küçük saksısında kurumuş buldum. Gerçekten vefasızlık begonyada mıydı, yoksa begonyayı kurutan kaderimde mi?
Sabahın ilk ışıklarından gecenin koyu karanlığına kadar karşı evlerin ruhsuz duvarlarını seyrederim. Bir de benim kadar yalnızlık çeken komşu bahçedeki elma ağacını... Bütün dünya aynı noktada donar kalır. Rüzgarlar da esmese, sadece silik bir tablodur seyrettiğim. Renklerin değişmesi için mevsimlerin merhametine sığınmış olmak ne acı. Ve küçük bir pencereden küçük bir dünyayı yaşamak... Kimi zaman uzak bir yerdeki kalabalıkların anlaşılmaz uğultuları dolar odamın yalnızlığına. Duvarlarımda eskiden yankılanan küçük kahkahalar ve sevda dolu şarkılar, yerlerini anlamını bilmediğim uğultulara bırakır. Koridorlardan çekilen ayak sesleri parkeler üzerindeki sıcaklığı bile yanında alıp götürmüştür çoktan. Eşyaların üzerlerine sinen mutlu dokunuşlar duvarlar arasında büyüyen çatlaklarda kaybolmuştur.
Siz hiç kuşlarla konuştunuz mu? Geceler ağır bir yük gibi omuzlarınıza çöktüğünde, yalnızlığın girdabında boğulmamak için bir kuşun kanadına yazdınız mı en içli sevda şiirlerini? Kendi göz yaşlarnızı bir kupaya doldurup yalnızlığın can çekiştiren acılarına inat, bir hayalin şerefine kadeh kaldırdınız mı? Yıldızların bile göz kırpmaktan çekindiği, ayaz bir gecede, avuçlarınızda geçmiş yıllardan kalma dost bir sıcaklıkta ısındınız mı? Siz hiç yüreğinizde sevda taşıdınız mı?
Yağmurlar ıslatır camlarını penceremin. Bir eski şarkıda can bulur umutlarım. Geçmişin tatlı hatıraları ıslanır geceler boyu. Ben yağmuru hep pencerenin gerisinden seyrederim. İçimde kaldırımların ıslaklığında yansıyan ay ışıltıları gülümser. Bir sokak lambasının altında sarhoş narasını dinlemek isterim. Bir sokak kedisiyle dost olmak, bir garibin akşam yemeğinden bir lokma tatmak isterim. Yurtları ellerinden zorla alınmış mülteci çocukların muşamba çadırlarında ay ışığı olmak isterim. Boşlukta kalan ellerimin, manasız savaş meydanlarında atılan mermileri yakalamasını isterim. Yakalasın da, çocuklar tatmasın yalnızlığı. Siz hiç içinizde umut taşıdınız mı?
Ben çoktan yitirdim zamanı. Geçmiş günlerde kaybettiklerime ağlamıyorum, gelecek günlere de ulaşacak hayallerim yok. Zamansız bir hayatın en ortalık yerindeyim. Gözlerimde şekillere mana verecek ışık, dizlerimde beni taşıyacak güç kalmadı. Bir pencere boyundaki dünyamda bir muhabbet kuşum var, bir de içimde hiç eksilmeyen sevdam.
Siz, yalnızlık vampir gibi ruhunuzdaki güzellikleri emmeye başladığında içinizdeki sevdaya sığındınız mı? Siz hiç kuşlarla konuştunuz mu? Mahzun boyun büküşlerinde, yarınlara uzanan bir umut arayıp sessiz çığlıklarında yalnızlığınızı boğmaya çalıştınız mı?
Geceler ağır bir yorgan gibi sarar etrafınızı. Sesler çekilir, şekiller silinir. Duvarlara sinmiş eski kahkahalar çınlar sofalarda. Defalarca seyretmek zorunda bırakıldığınız siyah beyaz bir filmi yeniden seyreder gibi geçmişinizi yeniden yaşamaya başlarsınız. Göz yaşlarınız bilmem kaçıncı kez ıslatır yastığınızı. Sıkıca sarıldığınız yorganınız, bir ısırgan otu merhametsizliğinde yakar bedeninizi. Hıçkırıklarınız, yalnızlığınızın koyu karanlığında boğulur. Bir dostun sıcacık elini arayan elleriniz, çaresizlikle dökülür yanlarınıza. Sadece dualarınız kalır dudağınızda.
İçinizde, hep gelecek yarınlara ertelediğiniz umudunuz körelmeye başladığında; varlığınızın, kendinize bile yük olmaya başladığını düşünürsünüz. En zorlu fırtınalarda sığınacak bir limanınızın olmasını istersiniz. O zaman içinizde hiç eksilmeyen sevdanız sahiplenir sizi. Siz hiç sevdanızı kuşlara anlattınız mı?
Gün doğumu saatlerde yeni umutlara açarsınız gözlerinizi. Ya bir postacının hiç alışık olmadığınız vuruşlarıdır beklediğiniz, ya da; eski bir dostun, sokaktan geçerken şöyle ayak üstü uğrama ihtimali. Saatin zamanı her aşındırdığında, umudunuz umutsuzca ertelenmeye başlar. Kendi gönlünüzce sıralamaya başladığınız ihtimallerin arkasına sığınmaya çalışırsınız. Unutulmuş olma ihtimali hiç geçmese de aklınızdan, içinizdeki garip ürperti bedeninizi sarsar. Sararmaya yüz tutmuş mektupların solgun satırlarında mutluluk ararsınız. İkram etme hevesiyle hep elinizin altında bulundurduğunuz sigaranın dumanında huzur ararsınız. O en umutsuz anınızda kafesinde ötmeye başlayan muhabbet kuşu, umudun hiç bitmemesi gerektiğini fısıldar. Onun tatlı şakımalarında yeniden umut yüklenirsiniz. Bütün beklentileriniz, bilinmeyen bir zamana ertelenir.

Siz hiç ertelenmiş umutlarda mutluluk aradınız mı?
Siz hiç kuşlarla konuştunuz mu?

alıntı
 
gülsümaltındiş

gülsümaltındiş

Kullanıcı
20 Ağu 2007
En iyi cevaplar
0
0
istanbul
çok etkileyici çk güzel bi hikayeydi  :'( tşkler
 
S

sehla

Kullanıcı
5 Kas 2007
En iyi cevaplar
0
0
Ankara
Bir zamanlar bir kralın aklına şöyle bir şey düşünce geldi: eğer bir işe ne zaman başlayacağımı, kimi dinleyeceğimi ve ne yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, giriştiğim her işi başarırdım.
Krallığın dört bir yanına kim kendisine her iş için en uygun anı bu iş için gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir ödül vereceğini duyurdu. Bilgeler kralın huzurunda toplandı. Fakat sorulara verdikleri yanıtlar birbirinden tümüyle farklı oldu.
Kral hala doğru yanıtları aradığı için yakınlardaki bir bilgeye danışmaya karar verdi. Bilge kişi hiç ayrılamadığı bir ağaç kovuğunda yaşıyor, yanına halk dışında kimseyi kabul etmiyordu. Bu nedenle kral halktan biri gibi giyindi ve yola düştü.
Bilge kişinin yaşadığı kovuğa yaklaştıklarında kral atından indi ve korumalarını orada bırakıp, yola tek başına koyuldu. Bilgenin olduğu yere vardığında onu yaşadığı kovuğun önüne çiçek tarhları kazarken gördü.
Ey bilge kişi size birkaç önemli konuda danışmaya geldim dedi... doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim. En fazla gereksinim duyduğum dolayısıyla ötekilerden daha fazla ilgi göstermem gereken kişiler kimdir. En önemli ve her şeyden önce gelen sorum ise şu: kendimi vermem gereken işler nelerdir.
Bilge büyük bir dikkatle kralı dinledi fakat bir yanıt vermedi. Döndü yapmakta olduğu işini sürdürdü.
Yoruldunuz dedi kral küreği bana verin de siz biraz dinlenin.
Bilge kişi sağ olun dedi ve küreği krala verdi. Yere oturup dinlenmeye başladı. Kral iki tarh kazdıktan sonra sorularını yineledi. Bilge kişi ona yanıt vermek yerine ayağa kalktı elini küreğe uzattı ve siz biraz dinlenin bir parçada ben çalışayım dedi.
Fakat kral küreği ona vermedi tarh kazmayı sürdürdü. Saatler bir birini kovalıyor güneş yavaş yavaş ağaçların ardından batmaya başlıyordu. Sonunda kazmayı toprağa saplayıp bilgeye döndü. Ey bilge kişi senin yanına sorularıma bir yanıt bulmak için geldim dedi eğer yanıt vermeyeceksen söyle de evime döneyim
Bilge kişi gözlerini uzaklara dikti. Bak bir adam koşarak buraya geliyor dedi. Bakalım kimmiş ne istiyormuş.
Kral arkasına döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine geldiğini gördü. Adamının karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca kendinden geçercesine inledi sonrada bayılıp yere düştü. Kral ve bilge kişi hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı mendiliyle ve bilge kişinin havlusuyla sardı kanı durdu. Adam bir süre sonra kendisine gelince içecek bir şey istedi. Kral dereden taze su getirdi verdi. Bu arada akşam olmuş hava soğumuştu. Kral bilge kişinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı. Kral koşuşturmaktan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki eşiğin dibine çöktü ve orada uyuya kaldı. Kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti.
Sabah uyanınca yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu anımsamaya çalıştı. Kralın uyandığını gören adam zayıf bir sesle beni affedin dedi krala. Kral sizi tanımıyorum üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki dedi ama adam konuşmasını kesmedi.
Siz beni tanımıyorsunuz ama ben sizi tanıyorum dedi. Ben kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başına bilge kişiyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken sizi yolda öldürmeye karar verdim. Ama akşam olunduğu halde dönmediniz. Ben pusuya yattığım yerden çıkıp sizi aramaya koyulduğumda korumalarınıza yakalandım. Onlar beni tanıdılar ve öldürmek istediler. Ellerinden kurtuldum ama yaralıydım yaramdan kan akıyordu. Siz dün akşam yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim fakat siz benim yaşamımı kurtardınız. Eğer yaşarsam şimdiden sonra en sadık köleniz olarak size hizmet edeceğim ve oğullarımı da aynı şeyi yapmalarını emredeceğim affedin beni.
Kral düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için mutlu oldu. Onu yalnızca affetmekle kalmadı uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını da söyledi ayrıca el konulan tüm mallarının da verileceğini söyledi.
Yaralı adamla vedalaşan kral kapının önüne çıktı ve orada yine çiçek tarhı kazan bilgeden sorularına yanıt vermesini bir kez daha istedi.
Siz beklediğinizi yanıtınızı çoktan aldınız dedi bilge ve şöyle sürdürdü sözlerini
Dün eğer benim güçsüzlüğüme acımayıp şu tarhları kazmasaydınız buradan ayrılacaktınız ve geri dönerken şu adamın saldırısına uğrayacaktınız yani dün sizin için en önemli an tarhları kazdığınız andı. Sizin için en önemli kişi bendim ve sizin için en önemli iş bana iyilik yapmaktı. Daha sonra yaralı adam koşarak geldi yanımıza. Sizin için önemli an onunla ilgilendiğiniz andı. Çünkü onun yaralarını sarmasaydınız o adam sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla o zaman sizin için önemli kişi oydu. Ve yine en önemli işinizde onun için yaptıklarınızdı. Bilge bunları söyledikten sonra krala bir de öğüt verdi.

Sizin için en önemli anın içinde bulunduğunuz an olduğunu hiçbir zaman unutmayın. Çünkü yalnızca o an elimizden bir şey gelebilir. Sizin için en önemli kişi ise o an birlikte olduğumuz kişidir. Çünkü hiç kemse bir başka kişiyle bir daha görüşüp görüşemeyeceğini bilemez. Ve sizin için en önemli iş ise iyilik yapmaktır. Çünkü kişinin bu dünyaya gelmesinin tek nedeni budur.

alıntı
 
S

sehla

Kullanıcı
5 Kas 2007
En iyi cevaplar
0
0
Ankara
Gerçek Dost - Lale Bahçesi


Genç adam artık büyüdüm der gibiydi, çıkışır gibi konuştu:

- Benim de dostlarım var baba!

Baba biliyordu dostun dosttan farkını, alttan aldı:

- Oğul, gerçek dostu bulmak zordur.

Delikanlı ısrarlıydı, onun da bildiği şeyler vardı. Hatta bazı şeyleri babasından iyi bilirdi:

- Benim dostlarım benim için canlarını bile verirler!

Ne kolay söylenmiş bir sözdü bu! Oysa adam ne bedeller ödemişti bunu anlamak için.

- Demek bu kadar güveniyorsun dostlarına...

Oğlunun konuşma tarzı adamın içini burkmuştu biraz, ama renk vermek istemedi. Bir taraftan da onun bu kendinden emin hali hoşuna gitti. Kendisi bu yaşında bile kolay kolay yapamazdı bunu. Bir yandan da oğlunun toyluğunu görüyordu. Elbet herkes gibi o da yaşayıp öğrenecekti. Fakat baba sorumluluğu da vardı, bir şeyler yapmalıydı.

- Ne dersin, diye sordu, dostların seni ne kadar seviyor öğrenelim mi?

Delikanlı altta kalmak istemedi. Dostlarına güveni tamdı ama doğrusu biraz da meraklanmıştı.

- Tamam, dedi, ama nasıl olacak bu iş? Şefkatle oğlunun gözlerine baktı adam:

- Sen büyükçe bir çuval bul, gerisini bana bırak.

Adam gidip ağıldan bir koyun çıkardı, bahçeye getirip kesti. Oğlunun meraklı bakışlarının arasında koyunu çuvala soktu. Çuvalı delikanlıya uzatırken:

- Şimdi en güvendiğin dostuna git, ben bir adam öldürdüm de. Bakalım ne yapacak, dedi.

Delikanlı sırtına yüklendi kanlı çuvalı. Akşamın karanlığında arka sokaklardan geçerek yürüdü. Bu iş kolay olacaktı. Gidebileceği o kadar çok dostu vardı ki... Rast gele birini seçti. Yürümeye devam etti. Çuvaldan süzülen kan ellerine, boynuna bulaşmıştı. Nihayet dostunun evine vardı. Bir eliyle çuvalı sıkı sıkı tutarken, diğeriyle kapıyı çaldı. Dostu karşısındaydı. Şaşkınlıkla arkadaşının ellerine, yüzüne bakıyor, anlamaya çalışıyordu. Çuvalı fark edince saklanamayacak bir endişeyle sordu:

- Hayırdır, bu da ne? Delikanlı;

- Birini öldürdüm, diyecekti ki, daha sözünü ta-mamlayamadan kapı yüzüne kapanıverdi.

Şaşırdı delikanlı. Elinde kanlı çuval, kapının önünde kalakaldı. Tekrar kapıyı çalacak oldu, vazgeçti. Gidebileceği daha bir sürü gerçek dostu vardı nasılsa. Uzaklaşırken döndü, bir kez daha baktı dostunun evine. Perdenin kenarından biri kendisini izliyordu. Aniden perde çekildi, odanın ışığı söndü sonra.

Verilen sözler geldi aklına, dostluk yeminleri, yaşanan onca şey geldi. Babası haklı mıydı yoksa? Bir başka dostunun evinin önünde durdu, ümitliydi bu kez. Fakat yine aynısı oldu. Sonra bir başkası, bir diğeri...

Gece yarısına kadar omuzunda kanlı çuvalla dolaştı durdu delikanlı. Ayakta duracak hali kalmamıştı artık. Kırgın ve öfkeliydi. Çaresiz evin yolunu tuttu. Babasının yüzüne bakmaya utanıyordu. Çuvalı bir kenara bırakırken babasına döndü.

- Sen haklıymışsın, dedi, dünyada gerçek dost yokmuş!

- Belki, dedi adam gülerek, belki de vardır. Şimdi de benim bir dostuma gideceksin. Ben falancanın oğluyum, bir adam öldürdüm diyeceksin. Bakalım ne olacak?

Delikanlı mahcubiyetinden kaçacak yer arıyordu zaten. Seve seve kabul etti. Hem, belki babasının dostuna gittiğinde de aynı şeyler olacaktı. Sanki öyle olmasını istiyordu. Gecenin karanlığına daldı, yeniden sokakları arşınlamaya başladı.

Babasının yerini tarif ettiği evin kapısına gelince önce çuvalı bir kenara bırakıp biraz soluklandı delikanlı. Dört yanı bahçeyle çevrili büyük bir evdi burası. Kapıyı çaldı, çuvalı omuzuna alıp beklemeye başladı. Kırk beş-elli yaşlarında, irice gözlü, hafif şişman, saçları yer yer ağarmış bir adam açtı kapıyı. Delikanlının halinden kötü bir şeyler olduğunu sezinleyerek;

- Hayırdır evlat, dedi, sen kimsin?

Bizimki kendini tanıtıp olan-biteni anlatmaya başlayınca, adam ellerini dudaklarına götürüp:

- Sus, dedi, aman bir duyan olmasın! Gel içeri gir önce.

Hemen bir kazma kürek getirdi. Evin arka tarafındaki lale bahçesine aceleyle bir çukur kazdılar. Gecenin karanlığında çuvalı çukura koyup, üstünü toprakla kapattılar. Taze toprağın üstüne de biraz öteden söktüğü lale fidanlarını dikti adam. Delikanlı elini-yüzünü yıkarken ona yatacak yer hazırladı.

- Bu gece kal evlat, diyordu, ne olur ne olmaz, sabah olsun gidersin...

Delikanlı adama hayranlıkla bakıyor, kendi dostlarını düşünüp, işte, diyordu, işte gerçek dost!

Bütün ısrarlara rağmen gitmek için müsaade almayı başardı. Bir an önce eve dönüp, babasına, sen haklıymışsın, demek istiyordu.

Yorgundu delikanlı. Omuzunda çuval yoktu artık, ama o yorgundu. Bu bir tek gecede bütün dostlarını tanıyıvermişti. Yürüyordu. Bir günde birkaç yıl büyümüştü sanki. Uzaktan evlerinin ışığını gördü. Biraz daha yaklaşınca pencerenin önündeki karaltının babası olduğunu fark etti. Koşarak ellerine sarıldı babasının.

- Haklıymışsın, dedi, gerçek dost başka bir şey, sen haklıymışsın...

Olan-biteni gülerek dinledi adam.

- Dur bakalım, dedi, bu kadar acele etme, hele bir yarın olsun...

Ertesi gün öğlen vakti baba dostunun evine doğru yürürken utanıyordu delikanlı. Bunu nasıl yapacaktı? Babasının neden böyle bir şey istediğine anlam veremiyordu. Gidip o adama herkesin içinde bir tokat atacaktı! Ses çıkarmazsa biraz daha hırpalayacaktı. İyi ama babası neden böyle bir şey yapmasını istemiş olabilirdi? Böyle yaparak neyi anlayacaklardı?

Evin olduğu sokağa geldiğinde işinin biraz daha zor olacağını fark etti. Yüzü kızardı birden. Caminin köşesini dönerken, avluda birilerinin oturduğunu görmüştü. Babasının dostu az sonra olacaklardan habersiz, birkaç ihtiyarla sohbet ederek ezanı bekliyordu.

Cami avlusunda oturanlara doğru yürüdü. Yüzünün, kulaklarının yandığını hissediyordu. Yaklaşıp, oradakilerin şaşkın bakışları arasında adamcağıza bir tokat vurdu. Ama adam bırakın karşılık vermeyi, ses bile çıkarmadı. Bir kez daha kendinden utandı delikanlı ama henüz işi bitmemişti. Tartaklamaya başladı adamı, bir tokat daha vurdu. Adam bir şeyler anlamıştı sanki. Delikanlıyı kollarından tutup kendine doğru çekerek kulağına fısıldadı:

- Evlat, var git babana selam söyle. Biz öyle birkaç tokada lale bahçesini bozmayız...
 
A

ayben

Kullanıcı
16 Kas 2007
En iyi cevaplar
0
0
istanbul
teşekküler sehlacım çok güzel hikayeler bunlar inan hepsinde ayrı ayrı hislere kapıldım ;)
 
D

diloş

Kullanıcı
8 Ağu 2007
En iyi cevaplar
0
0
istanbul
sağol sehla çok anlamlı ve ders niteliğinde hikayeler
 
Üst