Yatak odasının önünde bir balkon var. Balkonda küçük bir masa, iki sandalye. Ferforje. Dışarıdan ışık vurmuş üstlerine. Karşıdan, aşağıdan ve yukarıdan. Dört bir yandan ışık yiyor balkon.
Nasıl olduysa artık… Yatak odamın tavanında bu ışık oyunları Picasso’nunkilere benzeyen bir tablo oluşturmuş. Masanın yuvarlak çeperini kesen eğik bir çizgi, sandalyenin sırtındaki eğim ve parmaklıklar bir başka çizgiyle kucaklaşmış. Doğal ışıkla doğal bir Picasso tablosu tavanımda. “Görseydi bayılırdı,” dedim. Otursam birebir çizsem… Bayılırdın. Kalkıp fotoğrafını çekmeye üşendim. Üzgünüm.
“Gerçeğin yaratacılığına ulaşmaya çalışan zavallı ruhlarız biz,” dedim.
“Evet,” dedin.
Mırıldanarak uykuya düştüm.
“Çilek ve çikolatadan başka terkedilmiş binaları severim mesela.
Kırık ve kirli camlar, hoyratça kullanılmış kapılar, yaşanmışlık sinmiş duvarlar, gelen geçenin bıraktığı izler ve kokular…
Zamanın ve anın hiç çaba harcamadan yarattığı sanat bu.
Bu kendine mahsus yaratıcılığı; masif bir masanın kaba işçiliğinde de görmek mümkün, bir ağacın yaprakları arasından süzülen gün ışığında da, şehrin duvarlarında da…
Bir insanın yüzünde ya da bir filmde, bir kitapta, bir şarkıda ya da bir tabloda görmenin mümkün olduğu gibi.”
