H
Harun
Kullanıcı
Güzel bir yazı. Okumanızı tavsiye ederim
"Hayattan; bu iç karartıcı, öfkeli fırtına yerine, tarlaları yeşertecek pırıl pırıl bir güneş dileyebilirim. O kadar yürekten dileyebilirim ki en sonunda kendimi dileğimin birdenbire gerçekleşeceğine inandırabilirim. Fakat nafile, tabiat bildiğini okur. Böylece dileğimin, duamın ne kadar aptalca olduğunu görürüm. Lakin söz konusu insanoğlu olduğunda işler değişir. İnandığım her ne ise, sonunda gerçekleştiğini farkederim. Eğer nefret edildiğime inanıyorsam, nefret edilirim; aynı şey sevgi için de geçerlidir. Eğer eğitmeye çalıştığım bir çocuğun hiçbir şey öğrenemeyecek kadar aptal olduğuna inanmışsam; gözlerimden ve sözlerimden okunan bu inanç onu aptal kılacaktır. Halbuki ona duyabileceğim güven, onda ortaya çıkmayı bekleyen çiçekleri yeşerten güneş gibidir. ‘Sevdiğin kadının aslında sahip olmadığı erdemleri ona yüklüyorsun!’ diyorsunuz bana… Halbuki ona olan inancıma tanık olduğu andan itibaren, o erdemler gün yüzüne çıkacaktır. Az ya da çok… Çabalamak gerek, inanmak gerek! Hor görülen bir toplum önünde sonunda hor görülmeyi hakedecek seviyeye düşer. Onu takdir edin, göreceksiniz ki yükselecektir. ‘Şüphe’ bir hırsızdan çok daha tehlikelidir; ‘Yarım güven’ ise bir küfür sayılır…"
Alain (Émile-Auguste Chartier)
Empati için: Kişinin kendisini karşısındakinin yerine koymaya, duygu ve düşüncelerini kafasında canlandırmaya çalışması yoluyla davranışlarına bir anlam verme çabası diyebiliriz. Bu basit tanımlama karşısında elbette herkes ‘Bir insanın sahip olabileceği en faydalı yetenektir empati’ diyecektir. Gerçekten de öyle midir? Gelin şeytanın avukatlığına talip olalım…
‘Kişinin kendisini diğerinin yerine koymaya çalışması’ demek, onun zihninde yaşamaya uğraşması anlamına gelir dersek pek de hatalı olmayız. Diğerinin neler yaşıyor, hissediyor ve düşünüyor olduğuna dair tüm olasılıkları hesaplamak oldukça kapsamlı hatta mükemmel bir empati çalışmasıdır. Örneğin bir mağazadaki satış elemanı, sormaya hakkınız olan soruyu üstelik de nazikçe yönelttiğiniz halde, size karşı kaba davranıyorsa hemen bir empati çalışması yapabilirsiniz: ‘Kim bilir ne zorluklar yaşıyor?’, ‘Kim bilir üstleri onu nasıl eziyor?’, ‘Kim bilir hayatında taşımaya gücünün artık yetmediği ne gibi haksızlıklar var?’ vs. vs.
Gelin görün ki bizler empatinin bu aydınlık yönüne pek ehemmiyet vermeyiz. Uygulayana da en kibar tabirle ‘naif bir Florence Nightingale’ gözüyle bakarız. Hatta böyleleri ‘ezik’ olduklarından dolayıdır ki haklarının yenilmesi, kötü muameleye maruz kalmaları son derece olağandır.
Bizde daha çok rağbet gören, empatinin karanlık yüzüdür. ‘Kesinlikle menfaatini düşünüyor, o yüzden bana şu iyiliği yaptı’, ‘Kesinlikle beni kıskanıyor, o yüzden eleştiriyor’, ‘Mutlaka bir bit yeniği vardır’… Ne kadar tanıdık, değil mi? Hayatta dimdik kalmak, darbe almamak, aptal yerine konmamak için karanlık empatinin gözde çocuğu ‘Şüphe’yi hayatımıza davet eder dururuz. Yarım yaşanan aşklar, yarım tadılan dostluklar ve diken üstünde deneyimlenen ilişkilerimiz ile o naif Florence Nightingale’lerden çok daha iyi bir hayat sürdürdüğümüzü iddia ettiğimiz anda esas saflar biz olmaz mıyız?
Tüm samimiyetimle ‘İnsanoğlunun doğuştan kötü olduğuna dair güçlü bir inançla, ötekinin iç dünyasında kötü niyetlerle beslenen kurnaz tilkilerin gezindiğine kanaat getirip, ‘Şüphe’ denen mutluluk hırsızını efendi kılarak kuracağım sağlam (!) bir hayat yerine; İnsan’a koşulsuz sevgi ve güven duyarak, her an yıkılma tehlikesini içinde barındırmasına rağmen her saniyesinin bütün ve gerçek aşkla geçireceğim bir yaşamı seçiyorum’ diyeceğim günün hasretiyle yaşıyorum…Ya siz?
Yazar : Melda Güngül @ indigodergisi
Yazar Hakkında kısa bir yazı:
1979, İstanbul doğumluyum.İki sene öncesine kadar hep diğerlerinin belirlediği kural ve değerlere göre hayatımı yönlendirmiş bir insan olarak hep bana ait olmayan hedeflerin peşinde koştum, kendi kendimle çeliştim, hep anlam aradım. Galatasaray Üniversitesi İletişim Halkla İlişkiler ve Reklam’dan mezun oldum, bir süre bu alanda çalıştım, ve mütemadiyen eksildiğimi hissettim. İki sene önce ilk kez durdum ve kendime sordum: “ne istiyorsun, seni nasıl mutlu edebilirim?”. Her karar insanın kendi kendine mutsuzluğunu itiraf etmesi ile harekete dönüşüyor. 25 yaşında eğitimini aldığım kariyerimden vazgeçtim, ne kadar korksam ve kendimi ne kadar yetersiz hissetsem de Felsefe masterı yapmaya karar verdim. Sonunda korkularımın yersiz olduğunu, hayat denen şeyin sadece şu andan ibaret olduğunu anlamam uzun sürmedi.Benim de bazen gelecek kaygılarına yenik düştüğüm anlar olmuyor değil, ama o anda hatırlıyorum…dünyada her şey yıkılsa bile, gelecek yerinde durur…ve daha gerçekleşmemiş ve yaşanmış şeylerden korkmak, hiç yaşamıyor olmak gibidir. Ve ben yaşamayı seçiyorum…
"Hayattan; bu iç karartıcı, öfkeli fırtına yerine, tarlaları yeşertecek pırıl pırıl bir güneş dileyebilirim. O kadar yürekten dileyebilirim ki en sonunda kendimi dileğimin birdenbire gerçekleşeceğine inandırabilirim. Fakat nafile, tabiat bildiğini okur. Böylece dileğimin, duamın ne kadar aptalca olduğunu görürüm. Lakin söz konusu insanoğlu olduğunda işler değişir. İnandığım her ne ise, sonunda gerçekleştiğini farkederim. Eğer nefret edildiğime inanıyorsam, nefret edilirim; aynı şey sevgi için de geçerlidir. Eğer eğitmeye çalıştığım bir çocuğun hiçbir şey öğrenemeyecek kadar aptal olduğuna inanmışsam; gözlerimden ve sözlerimden okunan bu inanç onu aptal kılacaktır. Halbuki ona duyabileceğim güven, onda ortaya çıkmayı bekleyen çiçekleri yeşerten güneş gibidir. ‘Sevdiğin kadının aslında sahip olmadığı erdemleri ona yüklüyorsun!’ diyorsunuz bana… Halbuki ona olan inancıma tanık olduğu andan itibaren, o erdemler gün yüzüne çıkacaktır. Az ya da çok… Çabalamak gerek, inanmak gerek! Hor görülen bir toplum önünde sonunda hor görülmeyi hakedecek seviyeye düşer. Onu takdir edin, göreceksiniz ki yükselecektir. ‘Şüphe’ bir hırsızdan çok daha tehlikelidir; ‘Yarım güven’ ise bir küfür sayılır…"
Alain (Émile-Auguste Chartier)
Empati için: Kişinin kendisini karşısındakinin yerine koymaya, duygu ve düşüncelerini kafasında canlandırmaya çalışması yoluyla davranışlarına bir anlam verme çabası diyebiliriz. Bu basit tanımlama karşısında elbette herkes ‘Bir insanın sahip olabileceği en faydalı yetenektir empati’ diyecektir. Gerçekten de öyle midir? Gelin şeytanın avukatlığına talip olalım…
‘Kişinin kendisini diğerinin yerine koymaya çalışması’ demek, onun zihninde yaşamaya uğraşması anlamına gelir dersek pek de hatalı olmayız. Diğerinin neler yaşıyor, hissediyor ve düşünüyor olduğuna dair tüm olasılıkları hesaplamak oldukça kapsamlı hatta mükemmel bir empati çalışmasıdır. Örneğin bir mağazadaki satış elemanı, sormaya hakkınız olan soruyu üstelik de nazikçe yönelttiğiniz halde, size karşı kaba davranıyorsa hemen bir empati çalışması yapabilirsiniz: ‘Kim bilir ne zorluklar yaşıyor?’, ‘Kim bilir üstleri onu nasıl eziyor?’, ‘Kim bilir hayatında taşımaya gücünün artık yetmediği ne gibi haksızlıklar var?’ vs. vs.
Gelin görün ki bizler empatinin bu aydınlık yönüne pek ehemmiyet vermeyiz. Uygulayana da en kibar tabirle ‘naif bir Florence Nightingale’ gözüyle bakarız. Hatta böyleleri ‘ezik’ olduklarından dolayıdır ki haklarının yenilmesi, kötü muameleye maruz kalmaları son derece olağandır.
Bizde daha çok rağbet gören, empatinin karanlık yüzüdür. ‘Kesinlikle menfaatini düşünüyor, o yüzden bana şu iyiliği yaptı’, ‘Kesinlikle beni kıskanıyor, o yüzden eleştiriyor’, ‘Mutlaka bir bit yeniği vardır’… Ne kadar tanıdık, değil mi? Hayatta dimdik kalmak, darbe almamak, aptal yerine konmamak için karanlık empatinin gözde çocuğu ‘Şüphe’yi hayatımıza davet eder dururuz. Yarım yaşanan aşklar, yarım tadılan dostluklar ve diken üstünde deneyimlenen ilişkilerimiz ile o naif Florence Nightingale’lerden çok daha iyi bir hayat sürdürdüğümüzü iddia ettiğimiz anda esas saflar biz olmaz mıyız?
Tüm samimiyetimle ‘İnsanoğlunun doğuştan kötü olduğuna dair güçlü bir inançla, ötekinin iç dünyasında kötü niyetlerle beslenen kurnaz tilkilerin gezindiğine kanaat getirip, ‘Şüphe’ denen mutluluk hırsızını efendi kılarak kuracağım sağlam (!) bir hayat yerine; İnsan’a koşulsuz sevgi ve güven duyarak, her an yıkılma tehlikesini içinde barındırmasına rağmen her saniyesinin bütün ve gerçek aşkla geçireceğim bir yaşamı seçiyorum’ diyeceğim günün hasretiyle yaşıyorum…Ya siz?
Yazar : Melda Güngül @ indigodergisi
Yazar Hakkında kısa bir yazı:
1979, İstanbul doğumluyum.İki sene öncesine kadar hep diğerlerinin belirlediği kural ve değerlere göre hayatımı yönlendirmiş bir insan olarak hep bana ait olmayan hedeflerin peşinde koştum, kendi kendimle çeliştim, hep anlam aradım. Galatasaray Üniversitesi İletişim Halkla İlişkiler ve Reklam’dan mezun oldum, bir süre bu alanda çalıştım, ve mütemadiyen eksildiğimi hissettim. İki sene önce ilk kez durdum ve kendime sordum: “ne istiyorsun, seni nasıl mutlu edebilirim?”. Her karar insanın kendi kendine mutsuzluğunu itiraf etmesi ile harekete dönüşüyor. 25 yaşında eğitimini aldığım kariyerimden vazgeçtim, ne kadar korksam ve kendimi ne kadar yetersiz hissetsem de Felsefe masterı yapmaya karar verdim. Sonunda korkularımın yersiz olduğunu, hayat denen şeyin sadece şu andan ibaret olduğunu anlamam uzun sürmedi.Benim de bazen gelecek kaygılarına yenik düştüğüm anlar olmuyor değil, ama o anda hatırlıyorum…dünyada her şey yıkılsa bile, gelecek yerinde durur…ve daha gerçekleşmemiş ve yaşanmış şeylerden korkmak, hiç yaşamıyor olmak gibidir. Ve ben yaşamayı seçiyorum…