Bildiğin Dünyaya Bir Daha Bakar mısın?

  • Konbuyu başlatan Harun
  • Başlangıç tarihi

Konu hakkında bilgilendirme

Konu Hakkında Merhaba, tarihinde Kişisel Gelişim Yazıları kategorisinde Harun tarafından oluşturulan Bildiğin Dünyaya Bir Daha Bakar mısın? başlıklı konuyu okuyorsunuz. Bu konu şimdiye dek 2,829 kez görüntülenmiş, 4 yorum ve 0 tepki puanı almıştır...
Kategori Adı Kişisel Gelişim Yazıları
Konu Başlığı Bildiğin Dünyaya Bir Daha Bakar mısın?
Konbuyu başlatan Harun
Başlangıç tarihi
Cevaplar
Görüntüleme
İlk mesaj tepki puanı
Son Mesaj Yazan ibrahimgemlik
H

Harun

Kullanıcı
29 Şub 2008
En iyi cevaplar
0
36
İstanbul
leftinthedark.wordpress.com
Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki odamdan bahçeye bakıyorum.
Bir erkek öğrenci hemen yakınımda, sürekli volta atıyor. Kendi kendine konuşuyor.
Burası bahçenin kuytu bir köşesiydi, öğrencilerin pek gelmediği bir yerdi. Bu öğrenciyi birkaç kere aynı yerde kendi kendine konuşurken görmüştüm.
Bu kadar hareketli olmasının ve kendi kendine konuşmasının sebebinin yoğun bir huzursuzluk olduğunu düşündüm.
Bu öğrencinin belli ki kurgusal (sanal) bir dünyası vardı. Bu dünya içinde kendi kendine muhtemelen hezeyan ve halüsinasyonlar içinde yaşıyordu.
Belki ona bir yardımım olur diye bahçeye çıktım. Yanına yaklaştım.
“Bakın dedim, ben sağlık merkezinde çalışıyorum, psikiyatristim, eğer bir sıkıntınız varsa gelip benimle görüşebilirsiniz?”
Öğrenci gülerek bana baktı, sempatik bir şekilde gülümsedi. Gayet huzurlu bir ses tonuyla “neden” diye sordu ?
Birden gerçeğin sandığımdan ne kadar farklı olduğunu anladım.
Öğrenci o sıralarda yeni çıkmış olan telefon kulaklığı ile muhtemelen heyecanlı ve keyifli bir görüşme yapıyordu.
Bu yeni aldığı kulaklığı ile bahçenin bu köşesine gelip, bu köşeden telefon görüşmeleri yapıyordu.
Henüz bu teknolojiye aşina olmadığım için, aynı yerde defalarca konuşan öğrencinin durumunu tamamen yanlış değerlendirmiştim.
Durumu ona anlattım. Güldü ve teşekkür etti.

Otomobille bir sokaktan geçiyorum. Kaldırımda bir adamın çırpındığını gördüm.
Görünüşe bakılırsa sara (epilepsi) nöbeti geçiriyordu. Arabamı durdurdum. Adamın yanına doğru koşturdum.
Yaklaştıkça adamın hareketlerinin abartılı ve teatral olduğunu fark ettim. Kaldırımın tam kenarında duruyordu ve bilincin tamamen kaybolduğu ve bütün kasların kasılıp gevşediği genelleşmiş bir sara hastalığında (genaralize epilepsi) olmayacak şekilde kolunu herkesin görebileceği şekilde kaldırıp indiriyordu.
Sözde baygın gibi davranıyordu.
Benimle birlikte yanına gelen birkaç kişiyi görürünce hızlı bir şekilde ayıldı.
Daha sonra zor durumda olduğu için insanlardan para istemeye başladı.

İstanbul’da bir belediye otobüsüne bindim. Hemen yanımda iki tane öğrenci var. Öğrencilerin yanına bir adam yaklaştı. Üzerinde takım elbise vardı.
Adamın takım elbisesi iyi durumda değildi. Yoksul bir insan olduğu anlaşılıyordu. Bir durağa geldik. İnsanların bir kısmı indi. Koltuklarda boşalan yerler oldu. Adam kendine yakın olan öğrenciye boş bir koltuğu gösterdi, o koltuğa oturmasını istedi. Öğrenci oturmak için çok istekli değildi. Bir kere daha boş koltuğu gösterdi. Bu durum bana bir parça sıra dışı geldi.  Genellikle otobüslerde öğrenciler kendilerinden daha yaşlı insanlara yer verir veya yer gösterirler.
Bu durumu adamın sevecenliğine bağladım içimden.
Otobüs diğer durağa geldiğinde adam koridora yığıldı. Yolculardan bazıları adamın sara nöbeti geçirdiğini söylediler.
Adam sahte bir sara nöbeti geçiriyordu.
Öğrenciye yer göstermişti, çünkü öğrenci adamın koridora düzgün bir şekilde düşmesini engelliyordu.
Adamı sevecen olarak algılamıştım. “Kandırıldığımı” düşündüm. Gideceğim yere henüz varmamıştık, otobüsten inip yürümeye başladım.

Bir gün yolumun üzerinde ağlayan bir çocuk gördüm. Boya sandığı kırılmıştı. Boya şişeleri kırılmış bir şekilde sandığın etrafında duruyordu. Çocuğun durumuna üzüldüm. Ona biraz para verdim ve teselli etmeye çalıştım.
Daha sonra bu olayı anlattığım bazı arkadaşlarım, kandırılmış olabileceğimi söylediler.
Belki de kandırıldım.
Masumiyet günün birinde en saf haliyle çocuk haliyle gelir.

Bu İstanbul’un belki bize yaptığı en büyük kötülük, içimizdeki masumiyet duygusunu zedeliyor olması.

İyiliğe inanıp, yardım duygusunun yüceliğine inanıp başka insanları kandırmanın, yine de içinde bir olumluluk barındırdığına inanıyorum.

Bu sahtekârın “iyiliğe inandığı”, kurbanın ise iyi olmaya çalıştığı psikolojik bir buluşmadır.

Günün birinde insanlarda bir iyilik duygusu kalmadığını görürsek, herkesin paranoid bir şekilde kendi sınırlarını koruduğu ilkel bir dünya oluşursa, işte insanlığın felaket noktasına gelmişiz demektir.

Sahtekâr insanların yaratıcılıklarına zaman zaman kızgınlıkla karışık bir hayranlık duygusu hissederiz.
Geçenlerde güvercinin sırtına cep telefonu bağlayarak hapishaneye cep telefonu sokmaya çalışan sahtekârlar olmuştu.
Daha sonra Brezilya’daki sahtekârlarda bizdekilerden kopya çekip aynı şeyi orada yapmaya kalkıştılar.

Bu insanların anti – sosyal özellikleri diğer insanlara göre daha fazla oluyor. Suç işlemeye yatkınlıkları çok fazla.
Bir insan neden diğer insanları kandırarak “doyum” sağlamaya çalışır?

Sahtekâr karşısındaki insana “olduğu gibi” görünmez. Olduğu gibi görünse karşıdan bir yardım alamayacağını bilir.
Sahtekâr acınacak bir insan rolündedir. Egosunun bir bölümü iyilik yapan insan ile empati kurmak zorundadır. Empati olmadan bu şekildeki bir tiyatroyu oynaması ve başarılı olması imkânsız gibi gözükmektedir.
Ama aynı zamanda ruhunda öyle bir bölünme vardır ki, şeytani bir ego parçası bu iyilik duygusunu bilen sevgi dolu yanı egemenliği altına alır.


Sahtekârlar kendi nesne ilişkilerine göre sahtekârlık yaparlar.
Ama hepsinin ortak özelliğinin parçalı bir ego (benlik - kişilik) yapısının olduğunu söylemek mümkündür.

Ergenlik döneminde ailemizden uzaklaşmamız giderek hızlanır ve büyük kopuşu tamamlarız.
Ama birçok insan da anne ve babasından ( daha genel bir ifade ile ailesinden) psikolojik kopuşu tamamlayamaz. Bu kopuşun bir evresinde kalabilir.
Aileden sembolik kopuş, bence kişinin bu hayatta karşılaştığı en acı verici yaşantıdır.
Bu yüzden senelerce süren küçük depremler halinde olabilir. Bazen de fay hattında hiçbir hareket olmadan senelerce bu kopuş hareketi olduğu gibi kalabilir, sonra büyük bir gürültü ile bir yarılma oluşur.
Bu kopuş, bizi anne ve baba rolüne sokacak bir kopuştur. Artık çocuk rolünden çıkıp erişkin bir insan haline geliriz.

Anti-sosyal özellikli kişilerde bu yarılma tamamlanmadan kalır.

Ama yine de bu yarılmanın oluşmadığı, ailesinden kopuş yaşayamayan pek çok insan vardır.
Anti sosyal kişilerle diğerlerinin farkı nedir?

Anti-sosyal kişiler, ailelerinden bağımsız kalmayı pek çok insan gibi başaramazlar. Ama kopuş veya yarılma yaşamadıkları ailelerinden aynı zamanda, bilinçdışı veya bilinçli, yoğun bir zarar görme / sadistik ilişki algısı taşırlar. Yani kendilerine yakın olan sevdikleri insanlar tarafından zarar göreceklerine dair derin bir duyguları ve paranoid bir pozisyonları vardır.

Hırsızlık ve sahtekârlık yapan kişiler çalmaya veya almaya hakkı olduklarını düşünür.
Bu kişiler çocukluk yaşantılarında kendi hayatlarının bir şekilde kendilerinden çalındığı, sömürüldükleri yaşantılar yaşamışlardır.
Bu yaşantıları yüzünden ve toplumla bütünleşmede gösterdikleri zayıflık nedeniyle suçlu pozisyonuna girmeye bir yatkınlık taşırlar.
Geçmişte yaşadıkları travmatik deneyimleri hayatları içinden yeniden sahneye koyarlar. Doyuma giden yol bu kişiler için travmatik ve zedeleyici bir yoldur. Ama aynı zamanda bildikleri ve içinde rahat ettikleri bir yoldur.
Doyum için yüceltici ve olağan yolların kullanılması bu kişilere inandırıcı gelmez.
İyi bir işlerinin olacağına inanmazlar, toplum tarafından dışlanacaklarına inanırlar.
Kendilerinde değersiz olarak algıladıkları veya şiddetle cezalandırılması hatta yok edilmesi gereken bir ego parçası vardır.

Bazı hırsızlar, örneğin Suç ve Ceza’daki Raskolnikov gibi, zengin-yaşlı bir kadının parasını almayı olağan bir davranış olarak algılayabilirler.
Bazı hırsızlar genç erkekleri, bazıları genç kadınları bazıları çocukları, bazıları bankaları, bazıları iş adamlarını soymaya yatkındırlar.

Bonnie Parker  ve Clyde Barrow  ünlü ABD'li kanun kaçaklarıdır. 30’lu yıllarda Amerika’da banka ve dükkânları soymuşlardır. Kriz döneminde büyük bankalar Amerikan Halkının borçlarını icra yolu ile almaya çalışıyordu. Bankalara karşı büyük bir öfke vardı. Bu öfke Bonnie ve Clyde’a karşı bir sempatiye dönüştü. Ayrıca çiftin birbirlerine karşı olan aşkları da bu sempatiyi beslemiştir.

Robin Hood herkesin sevdiği bir hırsızdır. Zenginlerden alır fakirlere verir.

Zalim baba ve onun kurallarına karşı, yoksul halkı koruyan karakter hep sempati toplamıştır. Temelde bu da sado-mazoşist bir ilişkidir. Birçok durumda da hırsız zalim babanın kızını ondan alır (Örneğin Bağdat Hırsızı)
Burada anlatılan baba oğul ve anne ilişkisi, çatışmanın çözülmeden kaldığı, yukarıda belirttiğim gibi ciddi bir yarılmanın oluşmadığı, ama baba ile çatışan oğlun temelde “anneyi” koruduğu bir ilişkidir. Anneyi koruma davranışı veya yoksul halkı koruma davranışı hemen her zaman büyük bir sempati ile karşılanır.

Dr.Kubilay Boğoçlu
Psikiyatri Uzmanı
 
D

dideM

Kullanıcı
5 Eyl 2007
En iyi cevaplar
0
0
İstanbul
Bu İstanbul’un belki bize yaptığı en büyük kötülük, içimizdeki masumiyet duygusunu zedeliyor olması.
Paranoyak oluyor insan bir süre sonra. Güven duygusu tamamen gidiyor içinizden ve de sokakta olumsuz bir şey yaşayanı gördüğünüzde kenara çekliyor veya ortamdan uzaklaşıyorsunzu. İstanbul'u niye suçluyoruzki! Buraya gelen insanlar kısa yoldan para kazanmayı düşünmek yerine biraz taşın altına koysunlar ellerini. Biraz sert oldu ama krizler dışında işin olmadığına inanmıyorum ben. Çalışmak istemeyenler, işi beğenmeyenler, yüksekten uçanlar..vs.

İyiliğe inanıp, yardım duygusunun yüceliğine inanıp başka insanları kandırmanın, yine de içinde bir olumluluk barındırdığına inanıyorum.
Olumluluk..? Bence gayet sömürü. Duygularımızı, inançlarımızı sömürüyorlar..Olumluluk bunun neresinde anlayamadım.

 
H

Harun

Kullanıcı
29 Şub 2008
En iyi cevaplar
0
36
İstanbul
leftinthedark.wordpress.com
dideM' Alıntı:
Paranoyak oluyor insan bir süre sonra. Güven duygusu tamamen gidiyor içinizden ve de sokakta olumsuz bir şey yaşayanı gördüğünüzde kenara çekliyor veya ortamdan uzaklaşıyorsunzu. İstanbul'u niye suçluyoruzki! Buraya gelen insanlar kısa yoldan para kazanmayı düşünmek yerine biraz taşın altına koysunlar ellerini. Biraz sert oldu ama krizler dışında işin olmadığına inanmıyorum ben. Çalışmak istemeyenler, işi beğenmeyenler, yüksekten uçanlar..vs.
Bence de istanbul suçsuz içindekiler suçlu. Ama anadolunun bir çok yerinde insanlar hala birbirine oldukça güvenebiliyor. Bizim köyde kapılar hep açıktır mesela. Kilit diye bir şey yok. :)

İnsan bunları yapanları görünce, diğer insanlara karşıda aynı öngörüyle yaklaşıyor. Haklısın biraz paranoyak oluyoruz  :)
 
N

nazarelif

Kullanıcı
22 Nis 2008
En iyi cevaplar
0
0
Kastamonu
istanbulda yaşamasakta etrafta çok sayıda böyle insan görmek mümkün
 
I

ibrahimgemlik

Kullanıcı
23 Ocak 2010
En iyi cevaplar
0
0
Bursa
Ah ah goca Şehir İstanbul baştan ayağa yalan şehir..
Bir gün gerçekten duygusuz taş kalpli olacağız bunlar yüzünden. :-\
 
Üst